Yayın: 01.08.2010 – 14:30
Toplumsal varoluşumuza yönelik saldırılara karşı ortaya konan varoluş direnişlerini doğru algılamalı ve değerini bilmeliyiz.

Toplumsal varoluşumuzun birçok açılardan sürekli tehdit altında oluşu, Kıbrıslı Türklerin nesiller boyu hep yaşamlarının bir parçası olmuştur.

Bugün belki başka açılardan gelen tehditlerle, farklı konulardaki tehlikeler ön plana çıkmış olsa da, bu durum, geçmişte varoluşumuza yönelik saldırılara yönelik direnişlerin önemini ortadan kaldırmamaktadır. Hele bugünkü bazı gelişmelere ve bunlara taraf olanların geçmişe yönelik hamaset söylemlerine tepki ile geçmişteki varoluş tehditlerine karşı ortaya konan ve başarılan direnişleri küçümseme, hatta inkara varacak protest tavırların, bugünün farklı varoluş direnişlerinin gücünü de ortadan kaldırdığını görebilmek gerekmektedir.

Gerçek şudur ki, bugün ortaya konmaya çalışılan varoluş direnişleri, geçmişte başarılmış olan direnişlerin üzerinde yükselebilecek ve başarıya ulaşabilecektir.

Ahmet Tolgay’ın aşağıdaki yazısının bu amaca yönelik değerlendirme yapmada önemli vurgulamaları ve bilgilendirmeleriyle ciddi katkısı olabileceğini düşünüyorum.

Çetin UĞURAL.

 

Tarihinden utanan nesiller yetiştirmeyelim…

Ahmet Tolgay
ahmettolgay@kibrisgazetesi.com

Bugün TMT’nin kuruluş yıldönümünü anmak için çeşitli etkinlikler düzenlenecek… Kıbrıs Türk tarihindeki en büyük ve en önemli örgütlenmeyle ilgili görüşlerimi bugün bir kez daha köşeme taşımak ihtiyacındayım…
Demokrasinin söz ve düşünce özgürlüklerinden yararlanmaya başlamamızdan sonra, kısa adı TMT olan TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI kimi kişilerin ve çevrelerin adeta diline düştü. Tabuların üstüne yürüme heyecanının dayanılmaz hafifliği içinde bu konuda kimlerin ne tür yorumlar ürettiğine kaç zamandır tanık oluyoruz. O dönemi bilenler de, bilmeyenler de konuşuyor. Önyargılı olanlar da, dürüstler de, özel amaçlar taşıyanlar da, gerçekleri çarpıtmaktan keyif alanlar da var yığınla yorum üretenler arasında… Yani "Ağzı olan konuşuyor" desem yeridir...
   Bu konudaki en sağlıklı öneriyi geçmiş yıllarda Arif Hasan Tahsin’in yaptığını anımsıyorum. Kendisi de TMT'nin üst düzeylerinde görevler almış eski teşkilatçılardandır. Önemli olayların tanığıdır. Önerisi şuydu Arif Hoca’nın: Hayattaki TMT'cilerle TMT hakkında bilgi sahibi olanlar bir kameranın önüne alınıp konuşturulsunlar. Herkes bildiğini söylesin. Banda kaydedilenler onların ölümlerinden sonra topluma sunulsun. Zaten onların içinde artık hayatta olan kaç kişi kaldı!.. Konuşmayı göze alanlar hiç konuşmamayı da içeren o ünlü TMT andına boş versinler ve bildiklerini aynen söylesinler…  Tarihimizin doğru yazılabilmesi adına…
Arif Hoca bu öneriyi TMT ile ilgili iddialarda yakaladığı kimi çelişkiler üzerine yapıyordu. Gerçekten de, bugünün nesilleri kimi zaman öne sürülenler karşısında hem ikilem, hem şaşkınlık, hem ürperti duymakta. Toplumsal tarihimizin çok önemli bir döneminin bu denli göreceli yorumlar ve anlatımlarla irdelenmesi, ortaya gittikçe karmaşıklaşan son derece gizemli bir efsaneler yumağı çıkarıyor. Bu yumağın doğru-dürüst ve gerçekçilikle çözümlenmesi gerek. Ve bu misyonun yerine getirilmesinde çok geç kalınmıştır… Gerçek TMT’ciler, konuyu bilmeyenlerce bu denli suçlanmakta olan sevgili TMT’lerinin aklanması konusunda da sorumluluk taşımaktadırlar…
   TMT, Kıbrıs tarihinin en çetin günlerinde toplumun sadece iç ve dış güvenliğinden değil, yönetilmesinden de sorumlu olmuş toplumsal bir örgüttü. Evet; altını çizerek tekrarlıyorum: TOPLUMAL ÖRGÜT!... Örgütlenmeyi o çapta başarabilmiş başka bir kurumlaşmaya şimdiye dek toplumumuzda tanık olunmadı. Özellikle bu örgütün yeryüzüne çıkıp iyice deşifre olduğu 1964'ten sonra, günlük yaşamın çeşitli alanlarında şu veya bu şekilde TMT etkinliklerine katkı koymayan hiçbir Türk ailesi kalmamıştı. Çünkü tüm toplumsal faaliyet TMT dalları tarafından yürütülüyordu.
   Bir ENOSİS ve soykırım projesi olan AKRİTAS PLANI'nın uygulamaya konulmasıyla, ortağı olduğumuz devletten kan deryası içinde kovulmuş, kuşatılmış dar bölgelerdeki getto yaşamımızda devletsiz kalmıştık. Devletsizlikten kaynaklanan idari boşluklar TMT tarafından dolduruluyordu. Bilinen demokrasi kavramlarının duvara çarptığı o günlerde TMT kendi kurallarıyla toplumu savunma, yönetme ve esenlendirme misyonunu yüklenmişti...
   Bu dönem yaklaşık 10 yıl sürer. Toplumsal yaşamın ahkamları içinde çeşitli olumsuzlukların ve üzücü olayların yaşanması da kaçınılmazdı. Bunların hepsinin o zor dönemin sorumlu otoritesi olan TMT'ye fatura edilmesi şaşılacak bir durum değildir. Ama kurum aleyhine genellemeler mi yapmak daha doğrudur, yoksa o kurumda sorumluluk alan kimi kişilerin hatalarına, istismarcılıklarına ve sorumsuzluklarına yönelmek mi?
Kendisine emanet edilen yönetsel yetkileri keyfine ve çıkarlarına göre kullananlara her zaman, her ortamda rastlanmaktadır. Bugün de yok mu öyleleri?.. İster savaş zamanlarında ve otoriter idarelerde, isterse barış zamanlarında demokratik kurumlarda bu tip istismarcılar her zaman olagelmiştir. Beşeriyetin kronikleşen kimi  zaaflarını gemleyebilmek hiçbir ortamda mümkün değildir. Bu kural, TMT günleri için de geçerlidir.
Ama yine de, adanın her yanına yayılarak gönüllülük ve istenç bağlamında toplumu kucaklamış ve giderek toplumla bütünleşmiş olan TMT, sevapların yanında günahların da sergilendiği kritik bir dönemde, tarihin yüklediği sorumluluğu yerine getirdi. O sorumluluk planlı ve programlı biçimde ve soykırım eğilimlerini içeren uygulamalarla kurucu ortağı olduğu devletten dışlanan Türk halkını her şeye karşın ayakları üstünde tutabilmek ve esenliğe çıkarabilmek bağlamındaydı.
   Bunu başaranlar, bugünkü nesillere bir avuç astığı astık, kestiği kestik silahlı kabadayılar biçiminde sunulmak istenen ürkütücü hayaletler değildi. Ya kimlerdi? TMT'nin genişletilen çatısı altında özveriyle örgütlenip yıllar boyu göze göz, dişe diş kararlılığıyla mücadele veren tüm Türk halkıydı. Ve lütfen dikkat buyrulsun ki, mücadele enstrümanları sadece ateşli silahlar değildi. Uygarca yaşayabilmenin ve var olabilmenin her gereciydi... O enstrümanlar, bir bakıma yazarımızın ve şairimizin kalemiydi; ressamımızın fırçası ve tuvali; öğretmenimizin bilgi ve bilinç birikimi; çiftçimizin sabanı; kadınımızın dikiş makinesi, kabı-kacağı; esnafımızın ve zanaatkârımızın ilkel aletleri; doktorumuzun neşteri; avukatımızın hukuk bilgisi, aydınımızın çağdaş dünya görüşü...
   İşte TMT'nin damgasını taşıyan o toplumsal direniş ve var olma destanı, bugünkü coğrafi bölgeli ve demokratik düzenli konumumuzun ve bundan sonraki gidişatımızın hazırlayıcısıdır. O dönemlerin sınavlarını birliktelik içinde vermeseydik, bugünlere ulaşamazdık. Gerçekçi olalım ve tarihinden utanan nesiller yetiştirmeyelim. Aksi takdirde, haksız yere utanç virüsünü bulaştıracağımız nesiller, kendinden önceki tarihe hep kuşkuyla bakacaklar ve doğru kararları vermekte zorlanacaklardır.
   Özetle şunların bilinmesi gerekir ki,  TMT, 1955’te Yunanistan’dan alınan destekle EOKA’nın devreye girmesinden 3 yıl sonra faaliyete geçer.  1922 Lozan Antlaşması’na dek Türkiye’ye ait olan Kıbrıs’ta Türkler artık çok sıcak bir ortamda, kendilerini savunmak zorundadırlar. Ankara’ya Kıbrıs sorununu “ulusal dava” olarak benimsetme mücadelesi olumlu sonucunu verince, TMT etkinliğini adanın en ücra köşelerine dek yaymayı başarır.  Bu özelliğiyle gönüllü bir halk hareketi olduğunu kanıtlayan TMT’nin üyeleri Kıbrıslı Türkler, komutanları ise Özel Harp Dairesi’nin seçtiği subaylardır. TMT sıradan bir örgüt olarak algılanamaz. Günü geldiğinde yönetsel kurumlar, demokrasi ve siyaset bu örgütün içinde şekillenmeye başlar. TMT, yıllarca süren özverili ve çetin direnişini başarıya ulaştırdıktan sonra, devletin kurulması sorumluluğundan da kaçınmaz. 1974’ün sonlarında yetkilerini tümden sivil otoriteye devredip tarih sahnesinden çekilir…


Kıbrıs Gazetesi
1 Ağustos, 2010