Yayın: 31.08.2010 – 09:30

                 

Toplumsal yapımızı, çözümü ve barışı zorlayabilecek düzeyde güçlendirmek için, HAYDİ İŞ BAŞINA!..

                 

     Kıbrıs Türk Halkı, çözümü de, barışı da hakediyor.
     Kıbrıs Türk Halkı, yaşadığı tüm acılara, sıkıntılara ve dışlanmışlıklara karşı, öfke, kin ve nefretle dolu olmayan ve hakettiğinden fazlasında gözü olmayan, ancak yaşadığı kötü deneyimlerden dolayı, güvenliğine de önem veren bir halktır. Kıbrıs Türk Halkı’nın bu olgunluk ve hassasiyetlerle çözüm arayışını içtenlikle sürdürmesi, barışçı bir halk
olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Buna karşı güney Kıbrıs’ta egemen olan hakimiyetçi ve açgözlü anlayışın, çözümün ve barışın önünü tıkayan önemli bir engel oluşturduğu da maalesef bir gerçektir.

İkibinli yılların ilk başlarındaki konjöktürün, çözüme ve barışa çok yaklaşıldığı izlenimini veren gelişmeleri, yapılan referandum sonucunda, gerçek durumun bu olmadığını ortaya koymuştur. Ancak yaşanan referandum sürecinde, Kıbrıs Türk Halkı’nın kazandığı ve kullandığı ayrı referandum hakkı, üzerine basılabilecek ciddi bir zemin olmuştur. Sözkonusu planın kabul edilmeyişinin ortaya koyduğu realite ise, Annan Planı’nın Kıbrıslı Türkler açısından uygulamada ciddi sorunlar yaratacağı ve bu nedenle sözkonusu plandan çok daha güçlü unsurları içeren bir çözüm planını hedeflemek zorunluluğudur.

Bundan daha önemli bir realite ise, bugünkü toplumsal gelişmişlik düzeyimizin zayıflığının, her açıdan çözümsüzlüğü besleyen bir unsur olduğudur. Toplumsal zayıflığımız, hakimiyetçi hayalleri ve açgözlü talepleri tahrik etmekte; çözümün önündeki bir önemli engel de bu olmaktadır.

Kıbrıs Türk Halkı’nın, bu realiteleri dikkate alarak, esas üzerinde odaklanması gereken nokta, toplumsal zayıflığı ortadan kaldıracak ciddi ilk adımlar olarak, kurumsal yapılaşmayı geliştirerek, güçlendirmektir. Yönetim organlarının ve kurumlarının sorumlu makamlarında olan bizlerin bu anlamda hayati görev ve sorumluluklarımız vardır. Halkın da, bu makamlarda olan bizlerden, kaliteli, güvenilir ve adil hizmet almayı ısrarla talep etme hak ve ödevi vardır. Toplumsal barış ve ülkesel barışa gidilen yoldaki tılsımlı unsur işte tam da budur.

Kamu Hizmeti Komisyonu’nda, kendi adımıza söylemek gerekirse, bu bilinçle görev yapmaktayız ve bunun huzur, mutluluk ve gururunu yaşıyoruz.

Soyut “Devlet” kavramının, Anayasal Kurumumuzun bünyesinde somutlaşmış olduğu bilinci ile, verdiğimiz hizmetlerin kalite ve güvenilirliği ile yurttaşlarımızın beyninde, sahiplenmeyi hak eden bir devlet imajı oluşmasını gözetiyoruz. Hiçbir devlet kurumunda, hiçbir yurttaşın, ciddiye alınmadığı, dışlandığı, hakkının yendiği, yapılması gereken işinin yapılmadığı, aşağılandığı, horlandığı, hakarete uğradığı kuşkusuna asla düşmemesi çok, çok, çok önemlidir.

Çözüm ve barış altın tepsi içerisinde sunulmaz. Bunun için çalışmak, emek vermek, ter akıtmak; kendi toplumsal sorumluluklarımızı ciddiye alarak, toplumsal yapımızı, çözümü ve barışı zorlayabilecek düzeyde güçlendirmemiz gerekir.

Çözüm ve barış için - bu anlamda da - HAYDİ İŞ BAŞINA...

                                                                                           Çetin UĞURAL

                KHK Başkanı.

             
DÜNYA BARIŞ GÜNÜ’NDE DİYECEKLERİM…
Ahmet Tolgay
ahmettolgay@kibrisgazetesi.com
DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

Nazım Beratlı

Ben doğduğumda İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti... Yıl 1945!..

Ne ki, o büyük savaşın etkisi kolay biteceğe benzemiyordu… Maddi ve manevi yıkımların giderilebilmesi kolay mıydı?..Dehşetengiz etkinin sarmalına, büyük savaşı fiilen yaşamamış olan bizim nesil de girdi…

Bugün oldu hala insanlık tarihinin gördüğü bu en büyük savaşın yıkımlarının insan ruhu üzerindeki etkileri sürmektedir…  Daha da süreceği, nesilden nesile ulaşacağa anlaşılmaktadır…

Büyük dünya savaşından hemen sonra doğmuştum ya, yakın çevremden savaşın dehşetine ve barışın faziletlerine dair çok şeyler dinleyerek büyüdüm...

Annem, babam, ninem, dedem ve diğer büyüklerim Kıbrıs’ın savaşın kıyısında kalmasına karşın olumsuz etkilerini nasıl yaşadığına dair yığınla olay ve özel yaşanmışlık  anlatırlardı. En fazla da savaş yıllarında alabildiğine tırmanan yoksulluklardan ve kıtlıklardan söz ederlerdi…

Zaten yoksul bir ülkeydi adamız…Ve bu ülkenin insanları, savaş dolayısıyla iyiden iyiye dibe vurmuşlardı…

Evet; yoksulluk ve kıtlık… Mahşerin dört atlısıyla simgelenen savaşın sembolleri arasında da bunlar yok mu zaten?..

Savaş, üretimi durduran ve üretim kaynaklarını kurutan bir dram. O nedenle yoksulluk ve kıtlık, savaşın kaçınılmaz sonuçları arasında…  

                     *         *       *

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları küresel etkilenişimi o denli ürpertici boyutlara yaymışlardı ki, evrenin kaderinde söz sahibi olan büyük devletler, dünya genelindeki savaşlardan kaçınmanın dersini çıkardılar...

Çıkardıkları bir diğer önemli ders nedir?... Kışkırtıcısı oldukları savaşları kendi topraklarından uzak tutma gereği…

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana o güçlü devletlerin hiçbirinin toprağında savaş görülmedi… Buna  karşın, gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkeler savaşın yalımlarından hiç, ama hiç kurtulamadılar…

Çünkü bu ülkesel savaşlar sayesinde büyük devletler güç gösterilerini, egemenlik kavgalarını ve ürettikleri silahların denemesini, pazarlamasını ve tüketimini hep o mağdur ve mazlum ülkelerin topaklarında yapmışlardır. Ve de yapmayı sürdüreceklerdir…

O nedenle egemen güçlerin kışkırttığı savaşlardan uzak durabilmenin birinci koşulu manen ve maddeten gelişebilmektedir…
                           *         *        *
   Kıbrıs’ın insanları olarak savaşın olumsuz etkilerini kendi ülkemizde de fiilen yaşadık. Savaşın acılarını iliklerine dek duyumsamış insanların tavrının barıştan yana olmamasına olanak var mı?..

Savaşı bir kez yaşayan ikinci kez yaşamayı asla istemez. O nedenle ben tüm Kıbrıslıların barış yanlısı olduğuna inanırım….

Ama barış yandaşlığının yanında “egemenlerin hırslarına alet olmama” bilincine de erişilmeli...

Kıbrıs’ın yakın tarihi incelendiğinde toplumlararası çatışmaların kaynağındaki dış etkenler açık seçik görülür...

Bugün bile ilan edilmemiş bir ateş kes ortamında siyasal soruna çözüm yolları araştırılırken dıştan gelen karışmacılıklar ve dışta hazırlanan sözde çözüm formülleri, her zaman gündemin orta yerinde salınıp durmaktadır…

Kıbrıs’ın iki etnik halkı kendi kaderlerini belirleyebilme iradesinden yoksun kaldıkları sürece, kalıcı huzuru yakalayamayacaklar... Barış ancak huzur ortamlarında dal-budak salar…
                          *        *       *

Bir de Büyük Atatürk’ün evrensel anlam kazanan şu unutulmaz sözünü hiç aklımızdan çıkartmamalıyız: “Yurtta barış, dünyada barış.”

Eğer kendi öz yurdumuzda, kendi iç barışımızı tesis edemezsek barış kavramını yeterince özümseyebilmiş sayılmayız.

İç barışımız maalesef gittikçe yok olmaktadır. Boşanmalarla sarsılan aile kurumlarımızdan tutun, iş hayatının kurumlaşmalarına, siyasal parti ilişkilerine ve hatta bireysel ve ailesel ilişkilerimize uzanan bir yelpazede boyuna birbirimizle didişip durmakta ve sosyal barış kültüründen ne denli uzak olduğumuzun sayısız örneklerini  vermekteyiz…

Barış kültürünü kendi iç düzenine ve sosyal ilişkilerine uyarlayamayan, kendi kendisiyle barışık olamayan bir toplum, dışındaki unsurlarla kalıcı barışın temellerini nasıl atabilir?.. Birbiriyle didişen bireyler ve kurumlar  nasıl üretken olabilir ve nasıl gelişebilir?..

O nedenle “yurtta barış” gerçekten çok önemli, çok yaşamsal bir konumuz…   

1 Eylül 1939 günü, Nazi orduları savaş ilan etme gereği dahi duymadan, Polonya sınırlarını aştılar. O güne kadar Almanya, önce ayni ırktan geldikleri varsayılan ve Almanca konuşan Avusturya ve SUDET bölgesinde altı milyon Alman yaşayan Çekoslavakya’yı yutmuştu. Avusturya’ya sesini çıkaran olmamış, o zamanlar kişi başına düşen milli geliri dünya ikincisi olan Çekoslavakya içinse, İngiltere ve Fransa’nın adeta mırıldanırcasına itirazları, Hitler tarafından kaale alınmamıştı. Çekoslavakya için Münih’te yapılan konferanstan ülkelerine dönen İngiliz başbakanı Chamberlain ve Fransa başbakanı Deladier, halklarına barış müjdesi getiriyorlardı! Çekleri Hitler’in insafına terk etmiş ama barışı kurtarmışlardı! Öyle sanmaktaydılar.

Nazi orduları Polonya sınırını aşınca, yaptıkları hatanın boyutunu anladılar ama artık çok geçti! Almanya’ya savaş ilan ettiler… Almanya’nın buna cevabı, Polonya’yı ezmekle kalmadı, İngiliz ve Fransızlar’ın Belçika’daki birlikleri de Almanlar’ın elinden zor kurtuldular. Deladier, Paris’in Alman çizmesi altına girdiğini de gördü! Chamberlain o kadar şanssız değildi! İngilizler onu başbakanlıktan indirmekle yetindiler. Yerine, yaşlı kurt Winston Churchill geçti… RAF İngiltere üzerindeki hava savaşını kazanmasaydı, Londra da Alman çizmesini görebilirdi… O ünlü sözünde söylediği gibi, “Tarihin hiçbir döneminde, bu kadar çok insan, bu kadar az insana, bu kadar fazla borçlanmamıştır.” Bir avuç pilotundan bahsediyordu…

Bütün bu olayların sonucu, dünyanın hep birden savaşa girmesi ve tarihin en büyük yıkımının yaşanmasıdır. Sonunda Atom bombası da kullanılan bu savaş, insanlığa 60 milyon ölü, sayısız sakat, yıkılan mahvolan şehirler, ülkeler ve tarifsiz acılara mal olmuştur. İşin başında Almanya ile anlaşarak, Polonya’yı paylaşmakla kendini kurtaracağını uman Stalin’in Rusya’sı,  belki de en büyük faturayı ödemiştir: 20 milyon ölü…

İşin ilginç yanı,  iki savaşı da Avrupalılar’ın çıkarmasına karşılık, savaşın sonucunu ABD’nin işe karışmasının belirlemesidir. O yıkımın sonunu, kendi anavatanının yıkılmasını önleyebilerek getiren ABD, bu savaştan sonra dünyanın en önemli gücü haline gelebilmiştir. Bütün askeri güçlerini o savaşta harcamak zorunda kalan İngiltere ve Fransa’nın sömürge imparatorluklarının savaş sonunda elden çıkması, doğu Avrupa’da yetmiş yıl sürecek olan bir Rus uydusu rejimler sisteminin ortaya çıkması da cabası… Eski kıtanın, Almanya da dahil, bugünkü birleşme çabalarının altında, o yıkım yatmaktadır. Çünkü o güne kadar dünya Avrupa’dan yönetilirken, ondan sonra artık Atlantik ötesinden yönetilir olmuştur. Dolar’ın ana para olması, IMF’i ile Dünya Bankası ile dünya finans sisteminin ve hatta BM ile politik sistemin merkezinin de ABD’ye taşınması, dünyanın yönetsel merkezinin, her anlamda  Atlantik/Pasifik eksenine kayması da o yıkımın etkileri arasındadırlar.

Bizim ülkemizde de aslında nerede ise 1700’lerden beri devam eden “cemaatlar arası” sürtüşmenin, birden bir dünya meselesi haline gelmesinin nedeni de o savaştır. Çünkü Orta Doğuda’ki petrol hisselerinin çoğu ABD şirketlerinin eline geçip, İngiltere hisselerini de kaybederken, Hindistan ve Mısır’ı da kaybedince, Kıbrıs bir açıdan kendisi için önem kazanmış ama öte yandan da adayı ve bölgeyi yönetecek gücü elinden kaçırmıştır. 1956’da Bandug Konferansı ile ipleri eline alan, ABD’dir…

1 Eylül, bütün bu gelişmelerin başlangıç noktasıdır. Milyonlarca ölü ile kurulan yeni bir dünya nizamı! Atom bombaları… Yanan şehirler, çocuklar, kadınlar…

Önce dünya solu, bu günü, Dünya Barış Günü olarak kutlayarak, bir daha böyle bir yıkımın yaşanmaması için, insanların zihnine kazımaya çalıştı… Şimdi de bütün dünya… Bugün altmış milyon ölünün anısına, herkes itikadınca bir dua gönderiyor… Bir daha yaşanmasın, insanlar insan eliyle öldürülmesin  diye…